Çocukken bir hayalim vardı.. Günün birinde ehliyet alıp, kendimi
yollara vurmak, hiç durmadan kilometrelerce yol gitmek ve sonra sevdiklerimi
arayıp “ben bugün buradayım” diyebilmek…
Bu hayal yıllar içinde o kadar büyüdü ki, sonunda bir “Türkiye
Turu” planlamaya karar verdim. Zaten tatil için yıllarca gittiğim Ege ve
Akdeniz Bölgeleri dışında biraz da Orta Anadolu’yu biliyordum. Ama Türkiye gibi
bir cennette yaşayıp ne kadar az yer gördüğümün farkına, bu turu
gerçekleştirdikten sonra daha iyi vardım. İnsanlar bana “neden her yeri böyle
tek seferde görmeye çalışıyorsun, parça parça git gez nereye gideceksen” dedi
çoğunlukla. Hatta planladığım turu çok ütopik bulanlar, imkansız olduğunu düşünenler
çoğunluktaydı.. Benimse aklımda tek şey vardı, arabayla kendimi yollara vurmak
ve uzun uzun gitmek!
Bir Türkiye
haritası üstünde nerelerden gidebilirim diye düşünerek çok basit şekilde
başladığım tur planları, daha sonra gün gün nerede kalıp, kaç km yol gidip,
nerede ne yiyeceğimi, nereleri gezebileceğimi bile hesapladığım devasa bir
plana döndü. Aslında en sonda belirtmem
gereken şeyi en başta söyleyerek bu turun imkansız bir şey olmadığını herkese
ispatlamak isterim:
14 gün araç
kiralama + yakıt masrafı + 2 kişi konaklama, yeme – içme masrafları + gezilen
yerlerde müze girişleri ve hatta aldığımız tüm hediyeler de dahil toplam 5500TL para harcadık. Adam başı 2750TL’ye Türkiye’yi gezdik
diyebilirim. Tabi burada turu 2 kişi gerçekleştirdiğimizi belirtmekte fayda
var. 3 veya 4 kişi yola çıksak, masraf çok çok daha düşük olacaktı..
Neyse sözü
daha fazla uzatmaya gerek yok, haydi tura başlayalım……
İlk olarak
belirtmem gerekir ki, araç kiralama çok önemli bir konu. Toplam 5500km’den fazla
yol gittik ve bu kadar uzun mesafeye kendi aracınızı riske etmek bence
gereksiz. Kiralama bedeli olarak (ek sürücü+mini hasar sigortası dahil) 1200TL
civarında bir rakam ödedik. Amacım reklam değil, ama kiralamayı Garenta
firmasından yaptık ve çok memnun kaldık diyebilirim. Aracımız 2014 model henüz
410km’de Ford Focus Sedan 1.6 dizel, manuel şanzımandı. Son derece
konforlu ve ihtiyaca cevap veren bir araç olduğunu söyleyebilirim. Uzun yolda güvenli ve ekonomik bir araç
olduğuna kesinlikle kanaat getirdim, bizi hiç üzmedi. Hız sabitleyici sayesinde
şehirlerarası yollarda hem hız limitlerinde güvenli gittik, hem de hiç radara
yakalanmadık 14 gün boyunca. Yanımıza aldığımız yüzlerce şarkıyla düştük
yollara.
Tabi
ufak aksiliklerle başlamış olabilir ama yol boyunca bir sürü video çektik müzik
eşliğinde ve gerçekten çok keyif aldık. Arada bazı örnekler vermeyi unutmam :)
Yolculuğumuz
Bolu üzerinden Ankara ve daha sonra ilk durak olarak planladığımız Kapadokya
ile başladı. Buraya ulaşmak için en rahat yol, Kırşehir’in Kalaba ilçesini
geçtikten sonra sağa dönüp devam etmek.
İlk
durağımıza 750km sonra ulaşıyoruz. Zelve Milli Parkı Kapadokya bölgesinin belki
de en meşhur ve güzel yeri diyebiliriz. Parka giriş Nisan 2014’te 10TL idi. Ama
şunu belirtmek isterim ki, böyle bir yolculuğa çıkmadan mutlaka ve mutlaka
müzekart çıkartmak şart! Çok fazla işimize yaradı diyebilirim. Tabi sarı basın
kartı olanlar için böyle bir ihtiyaç yok, onu da ayrıca belirtmek gerekir.

Parkı gezdikten sonra çok acıkıyoruz ve meşhur gözlemelerin tadına bakıyoruz. Peynirli, patatesli gözlemeler şahane. 3 gözleme+2 ayrana 19TL ödedik.Yolculuğun ana teması, gidilen yerlerde herhangi bir rezervasyonumuzun olmamasıydı. Aklımıza yatan uygun bir yerde konaklamayı planlamıştık yola çıkmadan önce. Ama bu durum bizi ilk durak Kapadokya’da biraz zora soktu. Mevsim olarak turist akınına uğramış bir dönemde oradaydık ve bu yüzden pansiyon ve otellerde doluluk fazla olduğu gibi, üstüne fiyatlar da yüksekti. Kapadokya’nın olmazsa olmazı diye düşündüğümüz Balon Turu için bir çok yerle görüştük 80-90Euro’dan aşağı fiyat vermediler kişi başı. Bir pansiyonla 2 kişi konaklama + balon turu için 500liraya anlaştık (kişi başı balon turu 200TL bulabildiğimiz en uygun fiyattı). Yalnız burada tur hakkında biraz bilgi vermek isterim. Tüm acenteler tur içeriğine : otelden servisle alma, sabah kahvaltısı, biniş sertifikası vs vs. şeyler yazıyor. Burada bir kandırmaca yok değil. Kahvaltı dedikleri 1 poğaça, 1 çay. Şampanyalı kutlama yapıyoruz diyorlar (hoş sabahın köründe kim şampanya içer) ama asitli değişik bir meyve suyu ile daha çok turistlerin ilgisine yönelik bir fotoğraf hilesi var. Balona binerken, şampanya patlatırken vs sizin sürekli fotolarını çekip ekstra satma girişimleri var.
Parkı gezdikten sonra çok acıkıyoruz ve meşhur gözlemelerin tadına bakıyoruz. Peynirli, patatesli gözlemeler şahane. 3 gözleme+2 ayrana 19TL ödedik.Yolculuğun ana teması, gidilen yerlerde herhangi bir rezervasyonumuzun olmamasıydı. Aklımıza yatan uygun bir yerde konaklamayı planlamıştık yola çıkmadan önce. Ama bu durum bizi ilk durak Kapadokya’da biraz zora soktu. Mevsim olarak turist akınına uğramış bir dönemde oradaydık ve bu yüzden pansiyon ve otellerde doluluk fazla olduğu gibi, üstüne fiyatlar da yüksekti. Kapadokya’nın olmazsa olmazı diye düşündüğümüz Balon Turu için bir çok yerle görüştük 80-90Euro’dan aşağı fiyat vermediler kişi başı. Bir pansiyonla 2 kişi konaklama + balon turu için 500liraya anlaştık (kişi başı balon turu 200TL bulabildiğimiz en uygun fiyattı). Yalnız burada tur hakkında biraz bilgi vermek isterim. Tüm acenteler tur içeriğine : otelden servisle alma, sabah kahvaltısı, biniş sertifikası vs vs. şeyler yazıyor. Burada bir kandırmaca yok değil. Kahvaltı dedikleri 1 poğaça, 1 çay. Şampanyalı kutlama yapıyoruz diyorlar (hoş sabahın köründe kim şampanya içer) ama asitli değişik bir meyve suyu ile daha çok turistlerin ilgisine yönelik bir fotoğraf hilesi var. Balona binerken, şampanya patlatırken vs sizin sürekli fotolarını çekip ekstra satma girişimleri var.
Gelelim asıl
önemli olan uçuş kısmına. Mümkün olan en erken saatte gitmekte fayda var diye
düşünüyorum. Gün doğumunu izlemek için ideal
bir ortam. Erken gitmekte fayda var çünkü balonun hazırlık evresi biraz
sürebiliyor.
2 tip
balon gördüm burada. Biri 10 kişilik, diğeri 20 kişilik. Hangi balona bineceğinize
onlar karar veriyor ama grupla beraber hareket edenler daha şanslı. 10 kişilik
balonda 2 tane 2kişilik 2 tane de 3kişilik bölme var. Aslında hepsi iki kişilik
de, firmalar fazla adam alabilmek için böyle yapmış, dolayısıyla 3 kişi
bindiğinizde balon içinde kıpırdamak neredeyse imkansız. Sabah çok erken
gidildiği için mevsimine göre hava çok soğuk olabiliyor. İyi giyinmekte fayda
var ama balona bindikten sonra iş değişiyor. İnanılmaz bir sıcak hava geliyor
hatta bazen kafanız yanmıyor değil. Bir de balonun yerde şişmesi esnasında
içine dolan kum vs uçuş esnasında kafanıza düşüyor. Şapka, gözlük, fular vs
takmak faydalı olabilir.
Uçuş
gerçekten çok zevkli. Aynı havalimanlarındaki gibi bir telsiz sistemiyle
sürekli birbirlerini uyararak uçuyor balonlar. Balonun nereye ineceği önceden
belli değil, rüzgara göre hareket ediyorsunuz. Buraya kadar önlemler iyi gibi
gözükse de inişte yaşadığımız ufak aksilik biraz canımı sıkmadı değil. Boş
tarlalara her balon için bir kamyonet geliyor ve onun kasasına iniş yapıyor
balon. Tam biz inerken ufak bir hesap hatası ve ekstra rüzgar, kamyonetin
kasasına sert bir şekilde çarpmamıza neden oldu. İniş esnasında balon içindeki
uygun yerleri tutarak çömelmeniz gerekiyor.
Açıkçası biraz gerildik ama yere inince rahatladık. Balon turları Göreme’de yapılıyor. Biz
konaklamayı Ürgüp’te yaptık. Arada çok fazla mesafe yok, araçla giderken etrafı
izlemek son derece keyifli ve bolca fotoğraf çekileceğiniz yerler var.
Ürgüp’te
Temenni Tepesi diye bir yer var. Manzara başarılı. Tepede birkaç kafe var. Ayrıca gün batımını izlemek için de güzel
yerler var ama hava bazen çok rüzgarlı olabilir bu nedenle yanınızda kalın kıyafetler bulunsa iyi olur. Göreme açık hava müzesini gezdik, müze girişi 10TL.
Çok fazla Japon turist vardı. Alışveriş ve hediyelik eşya için bolca ürün var.
İstanbul’da veya başka bir yerde bir kartpostala vereceğiniz parayla burada
herhalde albüm alırsınız zira ben 4 tane karta 1 lira verdim.
Ürgüp’te bir
gece konaklayıp, sabah balon turumuzun ardından şehri terk ediyoruz. Nevşehir,
Niğde üzerinden hedefimiz Mersin – Tarsus. Nevşehir’in içinde yol tabelaları
biraz karışık geldiğinden ve neredeyse tüm trafik lambalarında durduğumuzdan
baya vakit kaybettik. Daha sonra yol çok rahattı. Şarkılar türküler eşliğinde
verdik kendimizi yollara…
“Bir anadan
dünyaya gelen Yolcu, görünce dünyaya gönül verdin mi?”
Yol boyunca
birçok tünelden geçtik. Toros Dağlarını aşmak kolay değil. Her ne kadar biz hız
kurallarının tamamına uysak da, özellikle tünellerde kimsenin bunu ciddiye
almadığını görmek bizi biraz şaşırttı. Kamera ile kontrol sistemleri sanırım
göstermelik ve yöre insanı bunu çözmüş galiba. Yoksa göz göre göre hızlı
gitmenin başka bir açıklaması olamaz. Sabah 10 gibi terk ettiğimiz Kapadokya’dan
sonra öğlen 1 buçuk gibi Tarsus’a varıyoruz.
Tarsus’ta bizi eski bir dostumuz ağırlıyor ve şehri bilen biriyle gezmek
tabii ki her zaman büyük avantaj. Şehrin sembollerinden Kleopatra Kapısı’nda
buluşuyoruz. Daha sonra şehrin ilk alışveriş merkezi “Kırkkaşık Bedesteni”ne
gidiyoruz. Hediyelik eşya almak için harika bir yer. Turumuzda mutlaka
görmeliyiz dediğimiz Mersin Kız Kalesi’ne doğru yola çıktık. Otoban üzerinde
yaklaşık 1-2 saat arası bir yol tutuyor Kız Kalesi.
Sahilden
kaleye gitmek için tekneler varmış ama biz deniz bisikleti kiralamayı tercih
ediyoruz gençler olarak. Kiralama 15TL
ama kaleye varmak için yaklaşık 25dk dalgalarla mücadele etmeniz gerekiyor, iyi
pedal çevirmek lazım haberiniz olsun! Ayrıca yanınızda yedek kıyafet veya mayo
bulundurmak gerekir. Hele de benim gibi deniz görünce dayanamayan biriyseniz,
suya atlamak işten bile değil! Dayanamadım atladım serin sulara. Resmen ilaç
gibi geldi Akdeniz bana. Daha aylardan Nisan...

Kız Kalesi’nin manzarasına hayran olmamak elde değil ama akşam için yine Tarsus’a dönüyoruz. Eski Tarsus Evleri, Tarsus Barajı ve Hristiyanlar için kutsal yerlerden biri olan St. Paul Kuyusu’nu ziyaret ettik. Cennet Cehennem Mağarası, Ashab-ı Kehf gibi iki önemli yeri maalesef vakit olmadığından göremedik. Akşam Tarsuslu arkadaşımızın evinde ailesinin bize verdiği mangal ziyafetini yaşadık. Yöre insanının misafirperverlik anlayışı inanılmaz. Hayatımda yediğim en lezzetli tavuk dürümdü belki de!
Hepimizin bildiği üzere Çanakkale Savaşının seyrini değiştiren ve savaşı kazanmamızda büyük pay sahibi olan Nusret Mayın Gemisi Tarsus’ta sergileniyor. Bu gemi jilet yapılmak üzereyken Tarsus’a getirilip kurtarılması gerçekten çok önemli. Tarihimize daha fazla önem vermemiz gerekmez mi diye düşünmeden edemiyor insan…
Ertesi sabah Tarsus’tan yola çıkıyoruz ve yaklaşık 260 km yolun ardından Antep’e
varıyoruz. Antep kalesi tadilatta olduğundan gezme şansımız olmadı ancak şehrin
sokaklarında turluyoruz. Şehrin en önemli yiyecekleri kebap ve baklava
şüphesiz. Biz de en meşhur kebapçılardan birine, İmam Çağdaş’a gidiyoruz.
Buraya önceden 2 kez daha gelmiştim. Tamam alinazik kebap, ayran, ezmeler falan
harika da garsonlardaki afra tafra bir enteresan. Sanırsın zorla hizmet ediyorlar.
Ayrıca fiyatları da civardaki kebapçılardan çok daha pahalı olduğunu söylemek
gerekir. İki kişi hesap 62TL ödüyoruz. Bu fiyat İstanbul için çok ucuz, Anadolu
için çok pahalı diyebilirim. Hele çıkarken aldığımız sadece iki dilim havuç
baklavaya 14TL verdik. İstanbul’da
dandik bir kafede yediğin tiramisu görünümlü saçma sapan tatlıya 10 lira
verdiğini hatırlayınca, tamam normal diyorsun!:)
Antep’te
fazla vakit geçirmeden tekrar yola çıktık. Urfa yönüne giderken otobanda
Halfeti’den ayrılıp Eski Halfeti istikametine 35km gittikten sonra öğlen 1 gibi Birecik Gölüne vardık. Burada yollar çok iyi değil ve insanlar kendini yola atabiliyor. Araç
kullanırken çok dikkatli olmakta fayda var zira birini ezmek çok sıradan bir
şey olabilir.
Eski
Halfeti’de baraj gölünü gezmek için tekne turları var. Daha arabadan inmeden
yanınıza simsarlar gelmeye başlıyor. Önce otopark için para veriyorsunuz sonra
tekne turu için teklifler geliyor. Özel tur için adam başı 50TL falan gibi
rakamlar istiyorlar bence hiç gerek yok. Az ileri yürüdüğünüzde grup halinde
tekne turu yapan başka firmalar bulabiliyorsunuz. 2 kişi 30TL verdik. Halaylar, zılgıtlar ve oyun havaları
eşliğinde çok enteresan bir tekne turu sizi bekliyor burada. Manzara şahane.
Tur boyunca
atladığımız en önemli yerlerden biri Zeugma Müzesi oldu. Nasıl atladık burayı
hala anlamıyorum. Urfa’da öğretmenler evine yerleştik. İki kişi konaklama 85TL
kahvaltı hariç. Odalar yeterli derecede konfora sahip diyebilirim. Nisanın 28’i ve hava 33C idi. Daha Nisan’da
böyle ise, yazın burayı düşünmek istemiyorum. Urfa’da gezilecek en önemli
yerlerin başında Balıklı Göl geliyor şüphesiz.
Mekan çok
güzel ama çok kalabalıktı. Bir de şehrin resmi dili neredeyse Arapça. Bunda
Suriye’den gelenlerin de etkisi olmuştur elbet ama cidden çok fazla Arapça
konuşan gördüm etrafta. Buraya gelmişken isot, kekik ve yöre halkının deyimiyle
“reçel” yani biber salçası almamak olmaz. Bir esnafla enteresan bir
muhabbetimiz oldu. Dedim niye reçel diyorsunuz salçaya?
“Abi şimdi
siz kahvaltıda reçel diye vişne, kayısı falan yiyorsunuz. Biz de acı sürüyoruz
ekmeğe, o nedenle bizim reçelimiz de biber işte..”
Mantıklı…
Akşam yemeği
için arkadaşımın önceden gittiği bir yere gidiyoruz. Hilton Otel'in hemen arka
tarafında, dışarıdan gördüğünüzde içeri girmek için 2 kere düşüneceğiniz salaş
bir restoran “Ciğerci Cemal”. Ama ben ömrümde böyle güzel Urfa kebap yemedim.
Ciğer seviyorsanız zaten bayılacaksınız buraya.Dikkatimi
çeken bir şey, her masada sepet dolusu soğan ve bıçak var. Kendin doğra kendin
ye.
Urfa son
derece modern bir şehir olmuş. Caddeler çok geniş, trafik lambaları Formula 1’i
andırıyor. Akşam biraz serinlemek biraz da değişiklik olsun diye Piazza
alışveriş merkezine gittik. Gece hava 15 dereceye düştü. Sabah
erkenden yola çıktık ve dünyanın ilk tapınağı olarak bilinen Göbekli Tepe’yi
ziyaret etmek istedik. Ancak yönlendirme tabelaları çok yeterli gelmediğinden
kaybolduk diyebilirim. Biz de yönümüzü tekrar Adıyaman’a çevirdik. Yol gayet
düzgündü ve şehir merkezinde bir simit sarayına girdik. Alında her yerde var bu
simitçiler ama nedendir bilinmez orada yediğim açma ve poğaça tadını başka
yerde alamadım. Urfa
–Adıyaman arasında sizi Atatürk Barajı karşılıyor. Manzara gerçekten görmeye
değer.
Şimdi asıl
hedefimiz Nemrut Dağı. Ama burada dikkat edilmesi gereken bir durum var.
İnternetten araştırdığınızda “Nemrutta gün doğumu, gün batımı, vs turlar” diye bir çok şeyle karşılaşıyorsunuz.
Bilmeyenler için bu durum son derece kafa karıştırıcı. Nemrut Dağı hakkında şu
bilgileri mutlaka vermem gerekiyor. Adıyaman merkezden yaklaşık 100km uzaklıkta
ama sadece dağı görmekle iş bitmiyor. Yada tur düzenleyen firmaların size tek
vaadi burada gündoğumu veya günbatımı değil. Dağın eteklerine yayılan yaklaşık 40 kmlik
bir alanda Komagene Uygarlığına ait birçok tarihi eser ve kalıntı var. Bunların tamamını minibüsle size
gezdiren turlar var ancak kalacağınız yeri iyi seçmeniz lazım. Eğer dağda
konaklamayacaksanız, ki bu biraz daha ucuz oluyor, civardaki yerleri aracınızla
gezmek için yarım gün harcarsınız. Eğer dağda kalacaksınız, burada gündoğumu
veya günbatımını izlemek haricinde yapacağınız pek bir şey bulunmuyor onu
belirteyim. Biz Kahta
istikametine doğru devam ettik ve nasılsa bir yer buluruz kalacak dedik.
Tabi
aklımıza “Kahtalı Mıçı” gelmedi değil. Hemen durup bir tabela önünde oynamaya
başladık. Yolun yanında bir inşaattan bize bakan abiyi görünce gitsek iyi olur
dedik :)
Nemrut Dağı
ayrımını gördükten sonra sizi cidden enteresan bir yol bekliyor. Ralli
parkurlarını aratmayan virajlarda araba kullanmak benim için bulunmaz bir
keyifti.
Merak edenleri şöyle alalım: Nemrut'a gidiş...
Dağa doğru
çıkarken yolda gördüğümüz Işık pansiyonda kalmaya karar verdik. İnternetten
araştırdığımızda “nemrut dağı turu 150tl, 250tl, vs vs” bir dolu fiyat
gördüğümüzden kafamız çok karışmıştı. Bu pansiyoncu abiyle iki kişi konaklama
sabah-akşam yemeği + nemrut dağına gün batımına çıkış için toplam 160TL’ye
anlaştık. Yalnız burada şöyle bir şey var, tur tur dedikleri aslında sadece
sizi arabayla yukarı çıkarmak. Çok rahat kendi aracınızla da çıkabilirsiniz.
Zaten tam en tepeye gelirken sizden illa bir giriş parası alıyorlar, 10TL kişi
başı. Bunun dışında dağın eteklerinde 40kmlik alanda yaptığımız turu biz kendi
aracımızla gezdik. Kesinlikle görülmesi gereken yerler: Karakuş Tümülüsü ,
Arsameia Antik Yolu, Cendere Köprüsü, Eski Kahta Kalesi. Daha fazla bilgi için: Adıyaman bilgi.
Akşam olunca
pansiyondan Nemrut’un zirvesine doğru yola çıktık. Yürüyüş parkurundan önce
doğu terasına doğru gittik. Oradan batı terasına gün batımını izlemek için
çıktık. Nemrut Doğu Teras
Burada
yürürken yanınızda mutlaka ve mutlaka kalın giysiler olsun çünkü inanılmaz bir
rüzgar ve soğuk var. Akşam pansiyona
döndüğümüzde soğuktan renk değiştirmiştik, o derece. Nemrut Batı Terası
Hayatımda gördüğüm en güzel günbatımlarından birini burada izledim. Gerçekten ömürde bir
kez yaşamak gerekir böyle bir duyguyu.
Türkiye turunda benim için dönüm noktası olacak geceye gelmiştim.
Maalesef pansiyonda yediğim bulgur pilavı ve köy tavuğunun yağından midem
bozuldu ve çok kötü bir gece geçirdim. Bu rahatsızlık, turun geri kalanında
beni baya etkiledi.
Ertesi sabah
hasta hasta yola çıktık. Diyarbakır’a Kahta-Siverek arasında inşa edilen
köprüden geçmek isterdik ama henüz yapımı tamamlanmadığı için feribota bindik.
Feribot dediysem 10-15 tane falan araç alan ufak bir şey. Yanlış hatırlamıyorsam
15TL ödedik ama yolu baya kısaltıyor bu feribot. Yazın burada çok fazla sıra
olduğunu duymuştum ama biz hiç beklemedik. Köprünün yapımı sanırım bitmiştir
artık.
Diyarbakır’a
geldiğimizde biraz hastalığın etkisiyle kendimi çok kötü hissetim ve fazla
gezme şansımız olmadan doğrudan Mardin öğretmenler evine doğru yola çıktık. Burada
2 kişi konaklama kahvaltı dahil 83TL. Boş oda bulmak sıkıntı olabiliyor biraz.
Yaklaşık 15 saat uyumuşum baygın şekilde. Ertesi gün Eski Mardin’i gezdik. Daha aracınızdan inmeden yanınıza ufak
çocuklar geliyor ve size rehberlik etmek istiyorlar. Biz de kırmadık dolaştık
çocuklarla. Mardin Çarşı’da telkari yüzük, bilezik vs hediyelik alabileceğiniz
çok sayıda yer var.
Mardin’den
Midyat’a doğru giderken yoldan 30km kadar saparak “Mor Gabriel Manastırı”nı
ziyaret ettik. Gerçekten çok bakımlı ve çok güzel bir manastır, halen öğrenci
yetiştiriliyor burada. Maalesef gezmek için gelen yerli kafilelerden utanıyor
insan. Hiçbir şeye doğru dürüst saygımız olmadığı gibi bu mekanda da garip
davranışlar sergileyen öğrencilerden ben utandım resmen.
Manastırdan sonra Midyat’a uğrayıp buradan telkari hediyelik eşyalar aldık. Midyat içinde kısa bir tur ardından Hasankeyf yollarına düştük. Çocukluğumuzda hep coğrafya derslerinde adını duyduğumuz Dicle – Fırat nehirlerinden Dicle’yi yakından görmek insanı heyecanlandırıyor. Sular altında kalma riski bulunan Hasankeyf’e ilk vardığımızda gerçekten değişik bir sevinç duydum.
Belki birçok
kişi Mardin’de zannediyordur Hasankeyf’i ama aslında Batman il sınırları içinde
burası. İlçeye varıp, nehrin üstünden geçtikten sonra aracımızı park edip yaya
olarak geziyoruz mekanı. Etrafta bolca restoran ve hediyelik eşya dükkanı var.
Bolca fotoğraf çekip gezdikten sonra bir şeyler yemek için oturduk. Bir gün önce
geçirdiğim mide rahatsızlığından ötürü hafif bir şey yemek istedim, Dicle
balığı yedim. Görünüşü
tavuğa benzese de tadı gayet güzeldi.
Hasankeyf’ten sonraki durağımız Van’a doğru yola çıkıyoruz. Bu arada belirtmem gereken
bir konu, Batman’ın şehir içi baya düzgündü. Yani buraya petrolün katkısı olmuş
belli ki, şehirleşme diğer doğu illerine göre gayet ileri diyebilirim. Güney doğu bölgesinde bir çok yerde geçim hayvancılıkla sağlanıyor malum. Yolda her an karşınıza bir sürü çıkabilir, bu konuda dikkatli olmakta fayda var. Yoldan çekilmezlerse konuşmayı deneyin belki işe yarar!:) Koyunlara fısıldayan adam :)
Batman –Van arası yolculuğumuzda o kadar güzel manzaralar gördüm ki, hayatım boyunca unutamam. Bir yandan güneş açtı, diğer yanda dolu yağdı. Gökkuşağı, bulutlar, çayır çimen.. Her şey adeta kartpostal gibiydi.
Batman –Van arası yolculuğumuzda o kadar güzel manzaralar gördüm ki, hayatım boyunca unutamam. Bir yandan güneş açtı, diğer yanda dolu yağdı. Gökkuşağı, bulutlar, çayır çimen.. Her şey adeta kartpostal gibiydi.
Van
Gölü’nü uzaktan ilk gördüğümüz an yine çok heyecanlandık. Uzun süren yolun
ardından akşam Van’a vardığımızda bir otele yerleştik ve hemen bir şeyler
yemeye çıktık. İşte burada tur boyunca yaptığım ikinci büyük hata geldi. Daha
midem tam iyileşmeden gittiğimiz restoranda ne varsa yedim. Kebaplar, çiğ
köfteler, mezeler vs. Böyle bir yemeğin hesabı İstanbul’da rahat 100TL ama biz
sadece 34TL verdik. Yemekler çok güzeldi ama bütün gece geçirdiğim
rahatsızlıktan ötürü tur boyunca artık yöresel fazla bir şey yememeye dikkat
ettim. O kadar hastalandım ki, sabah meşhur Van Kahvaltısı yapmaya halim
kalmamıştı. Van’ın içinde dolaşmaya başladık. Van Kalesi, gölün hemen yanında.
Van Gölü gerçekten çok büyük ve yakınında birçok kafe, restoran gibi yerler
var. Aracımızı park edip bir yerde oturalım dedik ama maalesef ortamdaki kötü
koku bizi bundan vazgeçirdi. Sebebini bilmediğimiz çok kötü bir atık kokusu
vardı. Göl kenarları pek de temiz durmuyordu ayrıca. Sanırım bölge halkı göle
çok da iyi bakmıyor diyebilirim.
Van içinde o
kadar garip bir trafik keşmekeşi gördüm ki, hayatım boyunca gördüklerim
arasında zirveye oynar. Biraz da bunun verdiği huzursuzlukla kendimizi bir
sonraki durak için yollara vurduk. Hedef, tur içinde en çok merak ettiğim
yerlerden biri olan Ağrı- Doğubeyazıt!
Van Erciş
üzerinden yola devam edip ders kitaplarında adını okuduğumuz Çaldıran
Savaşı’nın yaşandığı yerden geçtik.
Ağrı dağını
uzaktan bile görünce insan çok heyecanlanıyor. Dillere destan bu dağ, sizi
görünüşüyle adeta büyülüyor.
Meşhur İshak
Paşa Sarayı, Doğubeyazıt şehir merkezinden 7-8km uzakta. Şehir merkezi diyorum
ama ben böyle bir şey ömrümde görmedim. Tur boyunca 5700km yol yaptım ama bu
kadar kötü ve geri kalmış bir şehir merkezine rastlamadım. Tabi burada kastım
köyler kasabalar değil. Şehir merkezinde kaldırımlar araçla, yollar yayayla
dolu olur mu? Hadi onu geçtim, yollar da aslında yol değil. Toz toprak içinde
7km yolu belki de yarım saatte falan gidiyorsun. Bu kadar güzel ve turistik bir
sarayımız var ama oraya gitmek çok güç.
Saraya
ulaştığınızda sizi muhteşem bir manzara karşılıyor. Bilinenin aksine, sarayın
manzarası Büyük Ağrı’ya değil, Küçük Ağrı’ya bakıyor. Saray bizi çok etkiledi.
Restorasyon çalışmaları yapılıyormuş ama ne denli başarılı, bu konuda çok yorum
yapmak istemiyorum. Mutlaka görülmesi gereken bir yer bence burası, güzel
ülkemizde…
Türkiye
turunu planlarken Doğubeyazıt’tan sonra Iğdır –Kars –Ardahan şeklinde yola
devam etmeyi düşünmüştük. Ama yolların çok bozuk olduğu yönünde bir endişeye
kapıldık. Gerçi şu zamana kadar sorunsuz şekilde ilerledik ama bu kadar dağlık
bir bölgede riske girmek istemedik ve rotamızı biraz uzatmak pahasına da olsa
Erzurum’a gitmeye karar verdik. Erzurum’a giderken bizi adeta Windows’un arka
plan resimleri gibi manzaralar karşıladı.
Erzurum
malum cağ kebabının en meşhur olduğu yer. Şehirde çok fazla kebapçı var ama
Kongre Caddesi’nde Koç Kebap en iyilerinden biri. Ben askerken buraya gelmiş ve
yemiştim. Bu sefer mide rahatsızlığımdan ötürü yemedim ama arkadaşım kebapların
tadını çıkardı. Tıka basa yesen bile hesap 27TL geliyor.
Erzurum’dan
ertesi sabah ayrılıyor ve Artvin’e doğru yola çıkıyoruz. Yol üstünde
Türkiye’nin en büyük şelalelerinden biri olan Tortum’a uğramamak olmaz. Tortum
baraj gölü ve şelale, gerçekten görülmesi gereken bir yer. Burada şiddetli
yağmura yakalandık, sanırım Karadeniz’e hazırlık yapıyoruz diye
düşünüyorduk ama aslında turumuzun geri kalanında Karadeniz bölgesinde çok da
fazla yağmura denk gelmedik.
Tortum
şelalesini gezdikten sonra Artvin’e doğru devam ettik. Yol boyunca gördüğümüz
birçok HES (Hidro elektrik santrali), güzelim doğayı ve akarsularımızı maalesef mahvetmiş.
Bunlara sebep olanlara pek de hayır dua ettiğimizi söyleyemem çünkü insan
gerçekten çok üzülüyor bu kadar güzel bir coğrafyayı insanoğlunun para uğruna
katletmesine. Artvin Borçka’da meşhur Kara Göl’e gittik. Yoldan yaklaşık 35km
saparak gidiliyor. Burası denizden baya yukarıda ağaçların arasında muhteşem bir
göl. Yolu çok da güven vermiyor insana ama yine de görmeye değer olduğunu
söyleyebilirim. Yol üstünde dağlardan gelen birçok akarsuyun üzerinden geçerken
baya adrenalin yaşıyorsunuz. Kara Göl’e
vardığımızda piknik yapan, top oynayan birçok insan gördük. Sanırım yöre halkının
eğlenmek için kaçtığı yerlerden sadece biri burası.
Türkiye'nin
en kuzey doğusu, yani Hopa’da konaklamaya karar verdik. Gürcistan sınırına
sadece 15km. Şehir içinden minibüsler de buraya gidiyormuş sanırım. Yöre
halkının sırf depoyu ucuza doldurmak için karşı tarafa geçtiğini duyduk. Ama
sınır geçişlerinde polis çok detaylı arama yapabiliyormuş. Bizim aracımızın
içi o kadar dağınık ve karışıktı ki, bunu göze alamadık. Sadece nüfus
cüzdanıyla Gürcistan’a gitmek mümkün. Hopa’da yemek yediğimiz esnaftan
öğrendiğimiz kadarıyla çok da fazla görülecek bir şey yokmuş. Ama bu konuda
emin değilim, sadece bir rivayet. Gidip görmekte fayda var bence. Hopa’da bir
gece dinlendikten sonra ertesi gün meşhur Çifte Köprü’yü ziyaret ettik.
Karadeniz’de
yollar maalesef çok da iyi değil ve bu tarz yerlere ulaşmak biraz sıkıntılı
olabiliyor ama her gittiğimiz yere iyi ki gelmişiz dedik. Mençuna Şelalesi’ne
doğru yola çıktık. Aracınızı park ettikten sonra yaklaşık yarım saat
patikalardan tırmanmanız gerekiyor. Yönlendirme çok zayıf ve cidden patikayı
izleyerek orman içinde ilerliyorsunuz. Telefon bile pek çekmiyor. Hatta bir ara
acaba geri mi dönsek bile dedik. Ama şelaleye vardığımızda gerçekten çok
etkilendik.
Buraya gelmek için cidden kondisyon gerekir. Yaşlılar için çok da uygun bir yer değil. Yürüyüşe uygun ayakkabı giymek kesinlikle şart. Biz tırmanırken yağmur yoktu ama buralarda yağmurda yürümek baya zor olacaktır eminim. Orman içinde giderken arada gelen çıtırtılar da sizi ayrıca ürpertmiyor değil. Şelaleye giden yolu görmek isteyenler şu videoyu özellikle izlemeli. Şelale yolu Artvin
Rize’ye
doğru yola devam ediyoruz. Yol üstünde o kadar çok şelale, yayla vs tabelası
görüyorsunuz ki, bir yerden sonra insan kanıksıyor. Daha ne kadar güzel
olabilir ki deyip gitmediğimiz yerler baya fazla. Zaten hepsine gitmeye
kesinlikle zamanımız yetmezdi. Kısıtlı süremiz olduğundan nokta atış yapmamız
gerekiyordu, bu nedenle Çamlıhemşin, Ayder Yaylasına doğru ilerledik.Yukarıda
manzara ve ortam şahane. Bolca restoran, kafe, pansiyon, otel vs buluyor.
Fırtına
Vadisinden aşağı inerken meşhur bir restoranda yemek yedik. Manzara gerçekten
çok güzeldi. Ben balık tercih ettim daha hafif olduğu için, ama arkadaşım
güveçte kuru fasulye yedi. Ortam kesinlikle çok başarılı…
Yemek manzarasını görmek isteyenleri şöyle alalım: Fırtına Vadisi Osmanlı Restoran
Bir gece
Rize’de kalmaya karar verdik. Yöre halkının silah merakından olacak ki, otelde
silahla girilmez diye tabela bile gördük. Bize çok ilginç gelse de sanırım
burada çok normal bir durum bu. Rize şehir merkezi ufak ama fena değil. Bir
alışveriş merkezinde kumpir yedik. Dikkatimi çeken olay şu oldu, müşteriden çok
garson vardı ve garsonlar tüm restoranların müşterilerine birden bakıyordu.
Sabah
Rize’den erken saatte ayrılıp Trabzon Uzungöl’e doğru yola çıktık.
Uzungöl Yolu Burası gerçekten bir tabiat harikası ve insanoğlunun mutlaka zarar vermesi gerekir(!) Bu kadar güzel bir yeri daha iyi korumamız gerekirken, çok fazla yapılaşma olduğunu gözlemledik. Neyse dönelim güzelliklere. Manzara ve doğal ortam bizi çok etkiledi. Bisiklet kiralayıp göl etrafında turlayabiliyorsunuz. Şansımıza hava inanılmaz sıcaktı ve çok keyifli vakit geçirdik burada.
Uzungöl Yolu Burası gerçekten bir tabiat harikası ve insanoğlunun mutlaka zarar vermesi gerekir(!) Bu kadar güzel bir yeri daha iyi korumamız gerekirken, çok fazla yapılaşma olduğunu gözlemledik. Neyse dönelim güzelliklere. Manzara ve doğal ortam bizi çok etkiledi. Bisiklet kiralayıp göl etrafında turlayabiliyorsunuz. Şansımıza hava inanılmaz sıcaktı ve çok keyifli vakit geçirdik burada.
Uzungöl'den aşağı inerken rahmetli Kazım Koyuncu radyoda bize eşlik etti. İşte gidiyorum..
Trabzon
şehir merkezinde fazla vakit geçirmeden Sümela Manastırı’na doğru yola devam
ettik. Yol üstünde bir alışveriş merkezi gördük ve bir şeyler yemek istedik.
Girmez olaydık…
Hayatımda
gördüğüm en saçma sapan AVM diyebilirim. Adını tam hatırlamıyorum ama bu kadar
karmaşık bir yer daha önce görmedim. 30 yaşını geçmiş iki tane adam 15dk sırf
dışarı çıkabilmek için uğraştık! :) Tamam kabul belki biz de biraz dikkatsiz
davranmış olabiliriz ama cidden çok karmaşık bir binaydı. Akçaabat köfte yedik burada ama pek de
beğendik diyemem.
Sümela
Manastırı’na ulaşım sıkıntılı değil, ancak aracı bıraktıktan sonra da belli bir
mesafe yürümeniz gerekiyor. Müzekart
harici 15TL alıyorlardı. Manastıra
diyecek söz yok, gerçekten harika bir yapı. Ama işte burada gerçekten çok
utandım insanlarımızdan. Tarihe en ufak bir saygımız yok. Asırlarca kendini
korumuş o güzelim boyalarla işlenmiş duvarlara beyinden yoksun, insan
diyemeyeceğimiz 2 ayaklı yaratıklar isim, tarih, lakap vs gibi bir dolu saçma
sapan şey yazmış. Lanet olsun dedim içimden, çok yazık…
Manastır
ziyaretinden sonra gecelemek için Giresun’a gitmeye karar verdik. Ufak ama
güzel bir şehir. Bolca fındık ve fındık ezmesi stokladık. :) İstanbul İstiklal Caddesinin bir ufak versiyonu var Giresun şehir merkezinde. Ama tabi Karadeniz'in doğası gereği bu da yokuş yukarı.
Sabah Giresun’u terk edip Ordu’ya doğru yol alıyoruz. Ordu Karadeniz şehirleri içinde en beğendiklerimden biri oldu açıkçası. Bana çok şirin ve sempatik geldi. Teleferikle Boz Tepe’ye çıkmaya karar verdik. Teleferik çok ucuz ve güvenliydi. Zirvede maalesef çok fazla sis olduğundan manzaramız biraz kapalıydı. Tepede piknik alanları, restoran ve kafeler mevcut. Güzel vakit geçirmek için ideal bir yer.
Ordu’dan
sonraki durağımız Samsun. Şehir içi gayet düzenli ve modern gözüktü. Yine yemek
molası için bir alışveriş merkezine girdik. Galiba İstanbul’u özlemeye başladık
diye düşünüyorum. Yemek yemek için bile olsa bu kadar sık avm ziyareti bana
başka türlü mantıklı gelmedi! :)
Tura
çıkmadan önce Giresun’dan sonraki durak olarak Sinop’u belirlemiştik. Meşhur
Karadeniz sahilinde kendimizi yollara vurduk. “Aklımız takıldı” elbet bir
yerlere… Aklım Takıldı..
Sinop’a
vardığımızda kendimize kalacak bir yer aradık. Şehir bize biraz karışık geldi
açıkçası. Oteller bölgesinde aracınızla tam otel önünde durup pazarlık yapma
şansınız bile yok. Yollar bir garip. Nedendir bilinmez çok ani bir kararla
Sinop’ta gecelemekten vazgeçtik. İyi mi yaptık kötü mü birkaç saat sonra
anlayacaktık. Tura çıkmadan sahil yolunun Sinop’tan öteye bozuk olduğunu, hatta
yol olmadığını duymuştuk. Mantıklı olan Sinop’tan biraz geri gelip, sahil
yolunu değil de iç kısımdan devam eden şehirler arası yolu takip etmekti,
yapmadık…
İşte o andan
itibaren hayatımda araba kullandığım en kötü yollardan birine farkında olmadan
girdik. Haritada şehirler arası yol gibi gözüken ama aslında köy yolu bile
olmayan, hatta yol bile denemeyecek bir güzergahtan Kastamonu yönünde gitmeye
başladık. Meğerse Küre Dağlarının üstüne çıkmışız. Yaklaşık 1 buçuk saat 2-3
kamyon dışında hiç araba görmeden, tamamen bozuk yollarda her an lastik
patlayabilir endişesiyle, telefon bile çekmeyen yerlerden geçerek aşırı stresli
anlar geçirdik. Çok şükür ana yola vardığımızda hava kararmak üzereydi.
Kastamonu’ya vardığımızda hadi biraz daha gidelim Karabük’te kalırız dedik.
Oraya varınca hadi biraz daha derken kendimizi Bartın’da bulduk. Yollar
korkunçtu.
Bartın’a
geldiğimizde o kadar yorgunduk ki, hiç hesapta olmayan yerlerden geçmiş,
saatlerdir yemek bile yememiştik. Burada kabul etmek gerekir hata bizdeydi.
Sinop’ta kalacaktık ama işte uyduk bir kere şeytana. Bartın’da neredeyse bütün
otelleri gezdik, hafta içi olmasına rağmen bir tane otelde yer bulamadık.
İnanılmaz bir şey! Kendimizi bir büfeye zor attık. O kadar acıkmıştık ki,
yediğim tost sanki bulunmaz bir nimetti. Bartın- Amasra arası mesafe fazla
değil, bu nedenle tekrar yola çıktık. Gece Amasra’ya vardığımızda ilk otele
girip dinlendik. Pazarlık edecek hal bile kalmamıştı zira.
Sabah
otelden ayrılıp Amasra içinde dolaşmaya başladık. Daha önce burayı o kadar çok
duydum ki, bende inanılmaz bir beklenti oluşmuştu. Ama ne yalan söyleyeyim, pek
de beklediğim kadar güzel bulmadım burayı. Bilmiyorum belki 5000km yoldan, doğa
harikası gördüğüm bir dolu yerden sonra burası bana anlatıldığı kadar da güzel
gözükmedi. İstanbul’dan sadece bir hafta sonu burayı gezmek için gelmiş olsam
eminim daha çok beğenirdim Amasra’yı, bunu kesinlikle belirtmem lazım. Amasra Kalesi ve sahilde dolaştıktan sonra
(pek de insana rastlamadık, aşırı boştu her yer) artık İstanbul’a dönüş vakti
geldi diye düşündük. Belki çok özlediğimizden, belki artık daha ne kadar güzel
yer görebiliriz ki diye düşünmekten, turu beklediğimizden 1 gün önce
tamamlamaya karar verdik.
Toplam
5600km yol yaptık. Aracın yakın tüketiminden çok memnun kaldım diyebilirim.
100km’de 4.6lt ortalama tüketim değeri elde ettik. 1300TL civarında toplam
yakıt masrafımız oldu. En ufak bir kaza,
bir çizik bile yaşamadan evimize döndük çok şükür. 12-13 günde böyle bir tura
benle birlikte imza atan dostum Serkan Billor’a ne kadar teşekkür etsem az.
Uzun yıllar hayallerimi süsledi bu tur. Ve belki de çok uzun yıllar anlatacağım
gittiğim gördüğüm yerleri. Ülkemizin aslında görülecek daha binlerce köşesi
var. Ne kadar kıymetini biliyoruz, ne kadar değer veriyoruz bilmem. Hoş gezip
görmeye ne kadar vaktimiz ve de nakdimiz oluyor o da ayrı konu ama ben bu turu
yapmakla sadece hayallerimi gerçekleştirmedim. Aynı zamanda istenirse hiçbir
şeyin imkansız olmadığını da ispatladım. Antalya’da bir dolu turistle bir hafta
gereksiz yere yiyip içip 2000TL parayı çok rahat harcayan insanlar biliyorum.
Oysa ki 2500TL civarında 2 haftada cennet vatanımızın birçok köşesini
görebilirsiniz.
Tercih tabi
ki sizin, ben sadece başımdan geçen çok güzel 2 haftayı paylaşmak istedim.
Sonuna kadar okuma sabrı gösteren herkese teşekkür eder, değerli yorumlarınızı
beklerim.
Türkiye
turundan sonraki hayalim Avrupa’yı arabayla gezmek. Kim bilir belki bir gün…
Klasik bir
sözümle bitiriyorum: “Neden
olmasın, daha dakika kaç? Haydi çocuklar…”
Sevgiyle
kalın.
Mehmet Ozan
Yavuz









Hiç yorum yok:
Yorum Gönder